
Küçük yaştan beri bir gün kendi işimin patronu olabileceğimi içten içe hissediyordum. Bunun sebebi otoriteye karşı hafif bir mesafem mi, yaratıcılığım ve çok yönlü ilgi alanlarım mı, yoksa hepsinin karışımı mıydı bilmiyorum. Büyük ihtimalle hepsi.
Ama girişimcilik bana hiçbir zaman gerçek bir seçenek gibi sunulmadı. Etrafımda girişimci rol modeller yoktu. Biri akademisyen, diğeri kamu çalışanı olan ebeveynlerle büyüyünce, kendi moda markamı kurmak fikri bana oldukça uzak, hatta imkansız geliyordu. Rockhampton, Avustralya’dan Londra’ya taşınana kadar bu ihtimal aklıma bile düşmemişti. Londra’ya gelince insanların “girişimcilik dürtüsü” dediği şeyi hissettim. Benim için dürtü değil, bildiğin ateşti.
Londra’daki çoğu yirmili yaşlardaki insan gibi, kirayı ödemek ve o meşhur “Londra’da genç olmak” hayatını sürdürebilmek için birkaç tane dokuzdan beşe ofis işinde çalıştım. Ama içimde sürekli her şeyi bırakıp tamamen modaya dalma isteği vardı. Londra’da modaya aşık olmamak imkansız. Şehrin her köşesi ayrı bir stil dersi gibi.
O dönemki tüm moda deneyimim, ikinci el mağazalardan aldığım parçaları elden geçirip, en yakın arkadaşımı ebeveynlerimin arka bahçesinde giydirip fotoğraflamaktan ibaretti. Tahmin edersiniz ki Londra moda dünyasına adım atarken özgüvenim tavan yapmış değildi.
Kelimenin tam anlamıyla kapı kapı dolaşarak Shoreditch’teki çağdaş bir kadın giyim markasında staj buldum. Deneyimsiz olmam pek sorun olmadı, ücretsiz iş gücüne oldukça açıktılar. Sonrasında London College of Fashion’da bir kursa yazıldım, birkaç tane daha staj yaptım. Daha çok ayak işi diyebileceğimiz rollerdi ama yavaş yavaş Londra moda dünyasının hem bağımlılık yaratan hem de insanın midesine yumruk gibi oturan gerçekleriyle ayakta durmayı öğrendim.
Etrafımda kendi markasını tamamen eski usul, sıfırdan ve kendi imkanlarıyla kuran yaratıcıları görmek beni inanılmaz motive ediyordu. Ben de bir gün yapabilirim diye düşünüyordum. Ama Londra’da bootstrapping bile ciddi bir birikim gerektiriyor ve benim öyle bir param yoktu. Daha sonra o zamanki erkek arkadaşım, şimdiki eşimle birlikte İstanbul’a taşınmam ise her şeyi değiştirdi.
İstanbul’da defilelerden fabrikalara, showroom’lardan kumaşçılara geçiş yaptım. Moda sektörünün Londra’da asla tam olarak gösteremediği, çok daha gerçek ve ayakları yere basan tarafını burada gördüm. Girişimcilik yolculuğumu başlatmamda İstanbul’un payı çok büyük. Buradaki üreticilerin açıklığı, desteği ve rehberliği, markamın en önemli parçası olan ürünü ortaya çıkarmamı sağladı.
Bu, kendi işini kurmak için İstanbul’a taşınman gerektiği anlamına gelmiyor. Bana öğrettiği şey şuydu: girişimciliğe giden en bilindik ve en çok tavsiye edilen yol, her zaman doğru yol olmayabiliyor.
Tabii İstanbul’a taşınmak, üretici bulmak ve markayı kurmak her şeyin güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmedi. Aksine, asıl karmaşa o noktada başladı. Başarısız fuarlar, bir servet ödeyip hiçbir şey satmayan satış ajansları, tavan yapmış bir impostor sendromu. Girişimciliğin ilk iki yılına rahatlıkla “özgüvensizlik dönemi” denebilir.
Bu yolculuktaki asıl kahramanım kesinlikle “ısrar” oldu. Onsuz, dükkânı defalarca kapatmış olurdum. Kulağa klişe geliyor ama başarısızlıkları ders olarak görmek ve gerçek hayatta öğrendiklerinle işi sürekli yeniden düzenlemek ve geliştirmek çok kritik.
Benim için zor olan şeylerden biri de başarıları, başarısızlıklar kadar ciddiye alabilmek. Küçük kazanımları fark edip onları bir güven deposu gibi saklamak ve şüphe anlarında geri çağırmak hâlâ üzerinde çalıştığım bir konu.
Şimdi, beş yılın sonunda gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim: ayakta duran, sağlıklı bir küçük işletmeyiz. Girişimciliğin “toddler” dönemini atlatmış olmaktan hiç olmadığı kadar gurur duyuyorum. “İşin senin bebeğin” benzetmesi gerçekten doğru. Annelik gibi, ilk yıllar katlanırsın, öğrenirsin ve sonunda yorgun ama çok daha bilge bir şekilde çıkarsın.
Girişimcilik yolculuğuna çıkan ya da sadece bunu düşünen herkese vereceğim tavsiye ise hâlâ aynı üç mantra etrafında dönüyor:
Başarısızlıkta ısrar et.
Sürekli gözden geçir ve optimize et.
Ve kendi yolunda kal.
